MEVLANA’NIN
MESNEVİ’SİNDEN HİKAYELER
Hz. Mevlâna Celaleddin-i
Rûmi (1207-1273)
Mevlâna 30 Eylül 1207 yılında bugün Afganistan
sınırları içerisinde yer alan Horasan yöresinde, Belh
şehrinde doğmuştur. Mevlâna'nın babası Belh şehrinin
ileri gelenlerinden olup sağlığında "Bilginlerin Sultanı" ünvanını almış olan Hüseyin Hatibî oğlu Bahaeddin
Veled'dir. Annesi ise Belh
Emiri Rükneddin'in kızı Mümine Hatun'dur. Sultânü'l-Ulemâ Bahaeddin Veled, bazı siyasi olaylar ve yaklaşmakta olan Moğol istilası
nedeniyle Belh'ten ayrılmak zorunda kalmıştır. Sultânü'l-Ulemâ 1212 veya 1213 yıllarında aile fertleri ve
yakın dostları ile birlikte Belh'ten ayrıldı.
Sultânü'l-Ulemâ'nın ilk durağı Nişâbur
olmuştur. Nişâbur şehrinde tanınmış Mutasavvıf Ferîdüddin Attar ile de
karşılaşmıştır. Mevlâna burada küçük yaşına rağmen Ferîdüddin
Attar'ın ilgisini çekmiş ve takdirlerini kazanmıştır.
Sultânü'l-Ulemâ Nişâbur'dan
Bağdat'a ve daha sonra Kûfe yolu ile Kâbe'ye hareket
etti. Hac farizasını yerine getirdikten sonra dönüşte Şam'a uğradı. Şam'dan
sonra Malatya, Erzincan, Sivas, Kayseri, Niğde yolu ile Lârende'ye
(Karaman) geldi. Karaman'da Subaşı Emir Musa'nın yaptırdıkları medreseye
yerleşti.
1222 yılında Karaman'a gelen Sultânü'l-Ulemâ
ve ailesi burada 7 yıl kaldı. Mevlâna 1225 yılında Şerefeddin
Lala'nın kızı Gevher Hatun ile Karaman'da evlendi. Bu evlilikten Mevlâna'nın
Sultan Veled ve Alâeddin
Çelebi adında iki oğlu oldu. Yıllar sonra Gevher Hatun' u kaybeden Mevlâna bir
çocuklu dul olan Kerra Hatun ile ikinci evliliğini
yaptı. Mevlâna'nın bu evlilikten de Muzaffereddin ve
Emir Alim Çelebi adlı iki oğlu ve Melike Hatun adlı bir kızı dünyaya geldi.
Bu yıllarda Anadolu'nun büyük bir kısmı Selçuklu
Devletinin egemenliği altında idi. Konya ise bu devletin başşehri idi. Konya
sanat eserleri ile donatılmış, ilim adamları ve sanatkarlarla dolup taşmıştı.
Kısaca Selçuklu Devleti en parlak devrini yaşıyordu ve devletin hükümdarı Alâeddin Keykubad idi. Alâeddin Keykubad, Sultânü'l-Ulemâ Bahaeddin Veled'i Karaman'dan Konya'ya davet etti ve Konya'ya
yerleşmesini istedi. Bahaeddin Veled,
sultanın davetini kabul etti ve Konya'ya 3 Mayıs 1228 yılında ailesi ve
dostları ile geldi. Sultan Alâeddin onu muhteşem bir
törenle karşıladı ve ona ikametgâh olarak Altunapa
(İplikçi) Medresesi'ni tahsis etti.
Sultânü'l-Ulemâ, 12 Ocak 1231 yılında Konya'da vefat etti.
Mezar yeri olarak Selçuklu Sarayı'nın Gül Bahçesi seçildi. Günümüzde müze
olarak kullanılan Mevlâna Dergâhı'na bugünkü yerine defnedildi. Sultânü'l-Ulemâ ölünce talebeleri ve müridleri
bu defa Mevlâna'nın çevresinde toplandılar. Mevlâna'yı babasının tek varisi
olarak gördüler. Gerçekten de Mevlâna büyük bir ilim ve din bilgini olmuş,
İplikçi Medresesi'nde vaazlar veriyordu. Medrese kendisini dinlemeye gelenlerle
dolup taşıyordu. Mevlâna 15 Kasım 1244 yılında Şems-i Tebrizî
ile karşılaştı. Mevlâna Şems'te "mutlak kemâlin varlığını" cemalinde
de "Tanrı nurlarını" görmüştü. Ancak beraberlikleri uzun sürmedi.
Şems aniden öldü. Mevlâna Şems'in ölümünden sonra uzun yıllar inzivaya çekildi.
Daha sonraki yıllarda Selâhaddin Zerkubi
ve Hüsameddin Çelebi, Şems-i Tebrizî'nin
yerini doldurmaya çalıştılar.
Yaşamını "Hamdım, piştim, yandım" sözleri
ile özetleyen Mevlâna 17 Aralık 1273 pazar günü Hakk'ın rahmetine kavuştu.
Mevlâna'nın cenaze namazını vasiyeti üzerine Sadrettin
Konevi kıldıracaktı. Ancak Sadreddin
Konevi çok sevdiği Mevlâna'yı kaybetmeye dayanamayıp
cenazede bayıldı. Bunun üzerine Mevlâna'nın cenaze namazını Kadı Siraceddin kıldırdı.
Mevlâna ölüm gününü yeniden doğuş günü olarak kabul
ediyordu. O öldüğü zaman sevdiğine, yani Allah'ına kavuşacaktı. Onun için
Mevlâna ölüm gününe düğün günü veya gelin gecesi manasına gelen "Şeb-i Arûs" diyordu ve
dostlarına ölümünün ardından ah-ah, vah-vah edip ağlamayın diyerek vasiyet
ediyordu.
"Ölümümüzden
sonra mezarımızı yerde aramayınız! Bizim mezarımız âriflerin
gönüllerindedir"
Kusursuz dost arayan
dostsuz kalır."
(Hz.
Mevlâna)
"Cahil kimsenin yanında kitap gibi
sessiz ol."
(Hz.
Mevlâna)
"Ne kadar
bilirsen bil, söylediklerin
karşındakinin anlayabileceği kadardır."
(Hz.
Mevlâna)
"Başkalarının bahtiyarlığına imrenme.
Çok kimseler var ki, senin
hayatına gıbta ediyorlar."
(Hz.
Mevlâna)
"İçteki kiri su değil, ancak gözyaşı
temizler."
(Hz.
Mevlâna)
"Kimde bir güzellik varsa, bilsin ki
ödünçtür."
(Hz.
Mevlâna)
FARE İLE
DEVE
Çok eskiden, kendini beğenmiş
şımarık bir fare ile, akıllı ve alçak gönüllü bir deve yaşardı.
Bir gün karşılaşıp arkadaş oldular.
Fare:
-Sana kılavuzluk etmeliyim! dedi...Yularından çekip istediğim yere
götürmeliyim!...
Deve arkadaşının küstahça teklifine razı oldu. Bir süre gittikten sonra küçük
bir dere kenarına ulaştılar.
Devenin diz kapaklarına bile ulaşmayan su, Fare için uçsuz bucaksız bir deniz
gibiydi...
-Ben buradan geçemem diye fısıldadı korkuyla...
Deve:-Ne bekliyorsun? diye çıkıştı. Kılavuz önden gider, dal bakalım suya...
-Ama... diye kekeledi Fare, görmüyor musun su çok derin?
Fare mahcup olmuş, boyundan büyük işlere giriştiği için kıpkırmızı
kesilmişti...
-Sizin için küçük ama, bana göre çok büyük bir su....diye inledi. Ben artık
kılavuz olmaktan vazgeçiyorum. Keşke daha önceden düşünseydim de boyumdan büyük
işlere girişmeseydim.
-Evet, dedi Deve, yumuşak bir sesle, herkes kendi haddini bilmeli ve asla
aldatıcı gurura kapılmamalı...
BİLGİN İLE KAYIKÇI
Kendini beğenmiş bir gramer
(nahiv) bilgini, boğazdan karşıya geçmek için bir
kayık kiraladı ve kurumla oturdu yerine.
Kayıkçı, olgun ve alçak gönüllü bir insandı. Hiç ses çıkarmadan küreklere
asılıyor, yolcusunu sağ salim karşıya geçirmek ve üç beş kuruş kazanmak
istiyordu.
Denizin orta yerine geldikleri sırada Bilgin küçümser bir eda içinde sordu:
-Sen hiç gramer okudun mu?.. dil biliminden anlar mısın?
Kayıkçı:
-Hayır efendim dedi, ben cahil bir kayıkçıyım, dediğiniz şeylerden hiç anlamam.
-Vah vah dedi Bilgin, ömrünün yarısı boşa geçmiş!..
Böyle bir süre ilerledikten sonra rüzgar şiddetini artırmaya, dalgalar büyümeye
başladı. Denizde fırtına çıkmış, Bilgin korkmaya başlamıştı.
Kayıkçı olağanüstü bir güçle kurtulmaya, sağ salim karşı kıyıya geçmeye çalışıyordu. Gördü ki artık kurtuluş ümidi yok,
Bilgine dönüp sordu:
-Efendim, yüzme bilir misiniz?
Bilgin:
-Ne yazık ki bilmiyorum diye inledi.
O zaman kayıkçı:
-Vah vah dedi, şimdi ömrünün hepsi boşa gidecek! Keşke gramer bileceğinize
benim gibi yüzme bilseydiniz de canınızı kurtarsaydınız.
TİLKİNİN TAKSİMİ
Arslan, kurt ve tilki arkadaş olmuş, avlanmaya çıkmışlardı. Akşama doğru bir
yaban öküzü, bir dağ keçisi, bir de semiz tavşan yakaladılar. Avlarını
sürükleyerek ormana getirince kral arslan kurda
dönüp:
-Bunları, aramızda adaletle taksim et bakalım! diye emir verdi.
Kurt:
-Padişahım,dedi,yaban öküzü en büyük av olduğu için size layıktır. Keçi orta
boyda, orta irilikte, o da benim olsun. Tilki de tavşanı alsın.
Arslan, kurdun taksimine şiddetle karşı çıkıp:
-Sen kim oluyorsun da ben varken pay istiyorsun? diye kükredi.
Bir pençe ile kurdu yere yıkıp parçaladıktan sonra tilkiye döndü:
-Haydi, dedi, avlarımızı bir de sen taksim et!
Tilki yüreğini dolduran korkuyu gizlemeye çalışarak:
-Aman efendimiz dedi, pay etmekte neymiş? Bu semiz öküz sizin kuşluk
yemeğinizdir, keçiyi gün ortasında yer, akşama doğru da tavşanla kendinize
ziyafet çekersiniz!
Arslan, tilkinin taksimini pek beğenmiş, yüzü gülmeye
başlamıştı.
-İşte adaletli bir taksim böyle olur diye mırıldandı. Bu çeşit pay etmeyi
kimden öğrendin sen?
Tilki başını çevirip yerde yatan kurdu gösterdi:
-Padişahım, dedi, tabi kurdun halinden...
Arslan bu cevaba daha çok memnun oldu.
-Aferin dedi, alçak kurttan ibret aldığın için avların üçü de senin olsun!
Evet, akıllı kişi odur ki çekinilen belada
dostlarının ölümünden ibret alır ve nerede, nasıl davranması gerektiğini bilir.
Sen aklın ve kurnazlığınla hem canını kurtardın, hem de avların tümüne sahip
oldun.
Haydi afiyetle ye.
DEVECİ İLE
FİLOZOF
. Çöllerde avare dolaşan bir
filozof, devesi ile yolculuk yapan bir köylüye rastladı. Nereden gelip nereye
gittiğini öğrendikten sonra, devenin iki yanına sarkmış çuvallarda neler
olduğunu sordu.
Köylü:
-Onların birine buğday,diğerine kum doldurdum...diye cevap verdi.
Filozof:
- Buğdayı anladım ama, kumu niçin doldurdun? diye sorunca Köylü:
-İkinci çuval boş kalsaydı denge bozulurdu! dedi. Filozof gülmeye başladı:
- Denge sağlamak için buğdayın yarısını bir çuvala,diğer yarısını da öbürüne
doldursaydın herhalde daha akıllıca davranmış,zavallı devenin yükünü de
azaltmış olurdun dedi.
Köylü şaşırmış, bu bilge adama hayranlıkla bakmaya başlamıştı.
- Sen, dedi, padişah yahut vezir olmalısın! Bu kadar akılancak
onlarda bulunabilir.
- Hayır dedi filozof, ben ne padişahım, ne de vezir.
- Öyleyse dükkan sahibi zengin birisin...
- Ne gezer, cebinde mangırı bile olmayan bir adamım ben! Bunca bilgi ve
hikmetin karşılığı olarak elimdeki şu deynek ve
hırpani kıyafetlerimle gezip duruyorum çöllerde...
Köylü bu cevap karşısında hiç memnun olmamıştı:
-Çekil git yanımdan! diye bağırdı. Senin bilgi ve hikmet dediğin şeyin bir
faydası bulunsaydı,önce sana yarardı.
Torbamın birinde kum, diğerinde buğday olması, senin içi boş bilgi ve
felsefenden çok daha iyidir!.
FİL YAVRUSU YİYENLER
. Akıllı bir adam yolcu-luğa çıkacak arkadaş-larına:
"-Geçeceğiniz ormanda bir çok tehlike var dedi.
Karnınız acıktığında sakın kuvvetsiz ve semiz olduklarına bakıpda
fil yavrularını avlamayın, anneleri pusudadır ve evlatlarına zarar verildiği
anda amansız bir düşman haline gelirler!.. Öğüdümü tutarsanız iyiliğe
kavuşursunuz.
Arkadaşları teşekkür edip ayrıldılar. Ormandaki yolculukları pek çetin geçti.
Bir süre sonra, karınları acıkmaya, susuzluktan dudakları kurumaya başladı.Tam
o sırada yapayalnız dolaşan güzel bir fil yavrusu gördüler. Verilen öğütleri
unutup hırsla saldırdılar. Yavru fili yatırıp kestiler ve etinden kebap
yaptılar...Kısa zamanda derin bir uykuya daldılar. Aç adam ise sürüyü bekleyen
çoban gibi uyanıktı.
Akşama doğru kızgın bir fil çıkıp geldi. Korkuyla kendine bakan uyanık ve aç
yolcunun etrafında üç kere dolanıp, ağzını üç kere kokladı. Onda yavrusunun
kokusunu alamayınca uyuyanların ağzını koklamaya başladı. Evladını kebap edip
yiyenleri tanıyınca, birer birer havaya kaldırmaya ve
hırsla yere çarpıp öldürmeye başladı. Geride sadece yavrusunun etinden yemeyen
akıllı ve uyanık adam kalmıştı. Anne fil ona hiç dokunmayıp ormanların
derinliğine çekilip gitti...
İşte böyle... "Kibir, hırs ve şehvet kokusu da fil yavrusunu yiyenlerin
ağızları gibi kokar durur. Bu yüzden dualar kabul olmaz ve insan bin türlü bela
ile karşılaşır...
En iyisi bilge insanların öğüdünü tutup, ağızları ve gönülleri kokutmamak, öyle
değil mi?.
TAVŞANIN OYUNU
Ormanlar kralı dehşetle kükrüyor,
karnını doyurmak için kendinden güçsüz hayvanları avlamaya devam ediyordu.
Ondan kaçıp kurtulmak çok zordu.
Günlerden bir gün ceylanlar, tavşanlar, dağ keçileri, zürafalar ve diğer
hayvanlar toplanıp bu kötü gidişin önüne geçmek
istediler.
Topluca Arslanın huzuruna çıkıp:
-Efendimiz dediler... Biz aramızda anlaştık. Hergün
ölüm korkusu çekmektense içimizden birinin gönüllü olarak kurban olmasına razı
olduk. Böylece siz hiç yorulmayacaksınız, avınız ayağınıza kadar gelecek, bizde
sıra kendimize gelinceye kadar korkudan uzak yaşayacağız.
Kral Arslan bu teklife razı oldu.
Nihayet aradan günler geçti ve kurban olma sırası tavşana geldi. Zavallı uzun
kulak ölümden çok korkuyor, kendi ayağıyla gidip arslanın
pençeleri arasında can vermeye bir türlü razı olmuyordu. Birden aklına parlak
bir fikir geldi. Ormanda oyalanıp gidişini geciktirdikten sonra huzura çıktı. Arslanın karnı acıkmış, sinirleri gerilmişti.
-Niçin bu kadar geç kaldın? diye bağırdı.
Tavşancık boynunu büküp:
-Hiç sormayın efendim dedi, yolda gelirken başka bir arslan
gördüm, Kral'ın kendisi olduğunu söyleyip size olmadık hakaretler savurdu,
elinden güçlükle kurtuldum...
Kral arslan daha çok sinirlenmişti.
-Kim bu küstah! diye kükredi. Galiba kanına susamış...Gideyim ve cezasını
vereyim onun...
Tavşan önde, Arslan arkada yola düştüler. Bir süre
gittikten sonra derince bir kuyu başına ulaştılar.
Tavşan:
-İşte size hakaret eden yalancı Kral bu kuyu içinde efendimiz!... dedi.
Arslan kuyuya eğilip bakınca su üzerine akseden kendi
şeklini gördü. Bağırıp çağırmaya başladı. Sudaki akside aynı şekilde bağırıp
çağırınca kendinden geçip hırsla atıldı ve bir anda
kendini buz gibi suların içinde buldu... Küçücük bir tavşan tarafından
aldatıldığını farkettiğinde iş işten geçmişti.
HAYVANLAR KONUŞURSA
Meraklı bir adam Hz. Süleyman'dan hayvanların
dilini öğrenmek istedi. Büyük Peygamber bunun sakıncalarını anlattıysa da adam
ısrar etti.
Nihayet horozla köpeğin neler konuştuğunu anlayacak duruma geldi.
Birgün evin hanımı büyükçebir
ekmek parçasını köpeğin önüne atmış fakat horoz hızla atılıp ekmeği kapmıştı.
Köpek:
-Niçin benim hakkıma göz dikiyorsun?dedi, Horoz:
-Merak etme, yarın sahibimizin ineği ölecek, kendine bol bol
ziyafet çekersin diye cevap verdi.Horozla köpeğin konuşmalarını duyan adam
hemen koştu ve ineğini pazara çıkarıp sattı. Ertesi gün yine köpek ve horozun
konuştuğunu duyup kulak kabarttı.
Köpek:
-Sen yalan söylüyorsun diyordu horoza... Hani sahibimizin ineği ölecekti ve ben
ziyafet çekecektim?
Horoz:
-Meraklanma dedi, sahibimiz kurnazlık yapıp ineğini sattıama
yarın da devesi ölecek, sen de bolca ete kavuşursun!..
Adam yine koşup devesini pazara götürdü. ‹yi bir para karşılığı onu sattıktan
sonra evine dönerken "hayvanların dilini öğrenmek çok faydalı imiş, bir
sürü zarardan kurtuldum" diye seviniyordu.
Sabah olur olmaz yine bahçeye çıkıp horozla köpeğin konuşmalarına kulak
kabarttı. Köpek dünkü gibi horoza çıkışıyor:
-Hani deve? Hani bolca et?.. diye dert yanıyordu.
Horoz:
-Canını sıkma dedi, yarın sahibimiz ölecek! Eş dost başına toplanır, bir sürü
yemek pişirilir. Sen de kendine ziyafet çekersin...
Adam horozun bu sözleri karşısında donup kaldı. Yüzü bembeyaz oldu. Elleri
titremeye, kalbi küt küt çarpmaya başladı. Yarın
öleceğini bilmek onu şaşkına çevirmişti. Daha fazla ayakta duramayıp bir külçe
gibi yere yığıldı.
AVCININ HİLESİ
. Bir avcı kuşları kolayca
yakalayabilmek için kendini ağaç dalları, otlar ve yapraklarla gizleyip
çayırlığa oturdu. Önüne bir tuzak kurup, bir avuç buğday attı.
Hiç hareket etmeden beklemeye başladı. Bu sırada karnı iyice acıkmış bir kuş
gelip, yakınına kondu. Onu böyle sessiz sedasız oturur görünce:
-Sen ne yapıyorsun burada? diye sordu.
Avcı:
-Dünyadan elini eteğini çekmiş bir zahidim ben! diye cevap verdi. Hiç kimsenin
işine karışmıyor, burada kendi halimde yaşıyorum...
Kuş:
- O buğdaylardan biraz yiyebilir miyim? dedi.
- Bilmem ki dedi avcı, bir yetimin emaneti bana... Ama karnın çok acıkmışsa gel
ye!
Kuş, avcının gizli niyetlerinden habersiz, onu iyi yürekli ve dünya işlerinden
uzaklaşmış bir zahid kimse olarak kabul edip
buğdaylara saldırınca, hileci avcının ellerine düştü.
Aldatıldığını anladığında ise iş işten geçmiş, tuzakta binlerce feryada
başlamıştı.
Avcı:
-Görünüşe ve söylenen her söze inanırsan sonun böyle olur işte diyordu. Tuzağa
yakalandıktan sonra feryadın ne faydası var? Uygunsuz hırs ve hevesler canların
düşmanıdır. Önemli olan tehlike gelmeden önce uyanık ve tedbirli olmaktır.
Felaket tufanından sonra ağlayıp sızlamışsın neye yarar?.
MİNİK KUŞUN
ÖĞÜDÜ
. Avcının yakaladığı küçük kuş
birden konuşmaya başladı:
- Ben minicik bir kuşum dedi, etim, dişinin kovuğunu bile doldurmaz. Eğer
serbest bırakırsan işine yarayacak üç öğüt veririm. Dinle, birinci öğüdüm şu:
"Olmayacak bir söz duyarsan, asla inanma!"
Avcı şaşırmıştı. ikinci öğüdü isteyince küçük kuş:
- Beni bırak, ikinci öğüdümü şu damın üstünde vereceğim dedi.
Avcı kuşu bıraktı. Bir lahzada dama konan kuş:
- Dinle dedi, "geçip gitmiş şeyler için asla
üzülme". Olan olmuş, biten bitmiştir çünkü. Bak, benim karnımda on dirhem
ağırlığında bir inci vardı. Çok kıymetli bir inciydi bu. Ne yazık ki elinden
kaçırdın...
Avcı daha çok şaşırmış, kuşu serbest bıraktığına pişman olmuştu. Ah vah etmeye,
saçını başını yolmaya başladı.
Kuş:
- Ne oldu? diye sordu. Niçin dövünüp duruyorsun? Ben sana olmayacak söze asla
inanma dememiş miydim? Sen karnımda inci olduğunu duyunca bu öğüdü hemen
unuttun. Kendisi üç dirhem gelmeyen kuşun karnında on dirhemlik inci olur mu
hiç? Üstelik ikinci öğüdümü de unutmuşa benziyorsun. Hani elden kaçırdığın
şeyler için asla üzülmeyecektin!
Avcı utanmış başını yere eğmişti.
- Üçüncü öğüdünü ver bari diye inledi.
Küçük kuş damdan kalkıp yüksekçe bir ağacın dalına kondu ve oradan gökyüzünün
boşluğuna doğru süzülürken şöyle bağırdı:
- Behey sersem avcı, sen verdiğim ilk iki öğüdü tuttunmu
ki üçüncüsünü istiyorsun?.
AY GÖLÜNDEKİ TAVŞAN
.. Tavşanların huzur içinde
yaşadıkları göl kenarına bir gün kocaman gövdeleriyle filler geldiler. Ağaçları
devirmeye, otları ezmeye, etrafta huzursuzluk çıkartmaya başladılar.
Bazen çalılar arasına saklanmış yavru tavşanları bile, farkına varmadan ezip geçiyorlardı.
Yaşlı ve bilgili bir tavşan bu kötü gidişin önüne geçmek,
kendi soyunu bu filler ordusundan kurtarmak istedi. Bir gece dağın üzerine
çıkıp fillerin kralına seslendi:
- Ey fillerin kralı! Ben gökyüzünün padişahı Ay'ın elçisiyim. O Ay ki hem bu
gölün hem de civarındaki şu arazilerin sahibidir. Sizin yaptıklarınızı görüyor
ve çok sinirleniyor. Eğer en kısa zamanda bu memleketi terketmezlerse
sonu fena olur diyor. isbatı için de yarın gece seni
göl kıyısında bekliyor! diye bağırdı.
Fillerin kralı biraz korkmuştu ama yarın geceyi beklemeye karar verdi.
"Hele padişah Ay ile bir görüşüp konuşayım" dedi.
Ertesi gece göl kenarına geldi.
Ay'ın ondördüncü günüydü ve gökyüzünde gümüş bir
tepsi gibi parıldayan Ay'ın aksi gölün durgun sularına vurmuştu.
Tam bu sırada kral filin hortumu suya değmiş ve onu dalgalandırmıştı. Ay'ın
sudaki aksi de hareket etmeye başlayınca kral fil korkuyla geri çekildi.
"Her halde Ay çok kızgın, hepimizi öldürecek" diye düşündü ve geri
dönüp diğer filleri yanına alarak o yöreden hızla uzaklaştı.
Yaşlı tavşan güçsüz ve zayıf bir yaratık olduğu halde aklı ve zekasıyla kocaman
filleri aldatmış, kuvvetliyim diye böbürlenenleri hile ile kandırmayı başarmıştı...
..
|
MESNEVİ’NİN İLK ON
SEKİZ BEYTİ |
|
Duy şikayet etmede her an bu ney, |
|
Der ki feryadım kamışlıktan gelir. |
|
Ayrılıktan parçalanmış, bir yürek, |
|
Kim ki aslından ayırmış
canını, |
|
Ağladım her yerde hep ah eyledim. |
|
Herkesin zannında dost oldum ama, |
|
Hiç değil feryadıma sırrım uzak, |
|
Aynadır ten can için, can ten için. |
|
Ney sesi tekmil,
hava oldu ateş, |
|
Aşk ateş olmuş dökülmüştür neye, |
|
Yerden ayrı dostu ney, dost kıldı hem. |
|
Kanlı yoldan ney sunar hep arzuhal, |
|
Ney zehir, hem panzehir ah nerede var? |
|
Sırrı bu aklın, bilinmez akıl ile, |
|
Gam dolu günler, zaman hep aynı hal. |
|
Gün geçer, yok korkumuz her şey masal. |
|
Kanar her şey tek balık kanmaz sudan. |
|
Olgunun halinden anlar mı ham? |
|
(Feyzi HALICI’ nın çevirisiyle) |
